Düşlere Uyan!

Hava güzel ama sen kapalısın. Yola çıktığında ayaklarının yere yapıştığını hissediyorsun; gitmek istemediğini söylüyorlar sana. Ancak gitmelisin; çünkü birileri bu işi sen olmasan da yapabilir. Yaşamdaki yerin her an dolabilir… Peki, içindeki boşluğu ne doldurabilir? Hayalini kurduğun yaşam bu değildi belki de. Her şey farklı olabilirdi…Kimin umurunda?

Neyse ki kendini kandıracak araçların imdadına yetişiyor. Geçen gün ödemekte zorlandığın faturalarını aklına getiriyorsun mesela. Bu yaşadığın sorunlara bir anlam kazandırıyor. Sadece kendin için yaşamanın dayanılmaz hafifliği var üstünde.

Bok böcekleri nasıl doğar bilir misin? Anneleri, onları bir gübre yığınının içine yumurtlar. Yavrular etrafındaki gübreyi yedikçe büyürler. Sonra, o doğanların kendisi de aynı şeyi yaparlar. Dünyalarını yiyerek yaşamlarına devam ederler.

Sadece zamanını sattığın bir mekânda, herkesin yapabileceği bir işi yapıyorsun. Sana bir böcek muamelesi yapılıyor belki de. Ya da kendileri için ne kadar önemli olduğunu hissettiriyorlar… Fark etmez! Kendi’nde değilsin zaten. Asıl istediğin şey bu değil. Bunu kalbinin derinliklerinde hissediyorsun; ama bugüne kadar bastırmak daha kolay geldi hep. İçinde bağıran düş çığlıklarını görmezden geldin. Hani şu çocukluk düşlerin vardı ya..! O düşlerin şimdi hayal oldu. Şimdi hastalıklarla uğraşıyorsun belki de, vücudunda anlam veremediğin ağrıları hissediyorsun günlerdir.

Aniden bir ses duyuyorsun. Kapı sesi değil bu. Ya da seni iki gün önce terk eden sevgilinin sesi de… Ses gittikçe dayanılmaz hale geliyor. Bu, çalar saatinin alarm sesi olabilir mi? Yavaşça gözlerini açıyorsun… Ama sen az önce uyanmamış mıydın..? Belki de artık düşlere uyanmalısın..!

Tayfun Topaloğlu

 

 

Düş Güvenliktir

Şu bir gerçek ki günümüz dünyası korku kültürünün oyun alanı haline gelmiştir. İnsanları korkutarak tüketime, tepkiye ve akılsızlığa sevk etmek modern toplumun gerçekliği olmuştur. Güvende olma hissini ve ihtiyacını kurcalamanın doğal hale geldiği günümüzde insanları korkuyla yönetmek sistematikleşmektedir. Bunun sonucunda yapay korkular yaratılarak insanlara para harcatılır, taraf haline getirilir ve çıkarlar uğruna kullanılırlar. Durum böyle olunca da kişisel etki alanı daralan insanlar dürtüsel tepkiler verir hale gelirler. İşte insani bir drama da böyle başlar..!

Kendini güvende hissetmek tarih boyunca insanların en büyük ihtiyacı olagelmiştir. Zaten insanın temel güdülerinden birisidir güvende olmak. İlkel toplumlardan günümüze kadar çok defa geleceği görme çabaları ve geleceğin belirsizliğini azaltma isteği, kurulan sistemler tarafından sağlanmıştır. İlk insandan bu yana şehirler, ordular, sigorta sistemleri ve pek çok farklı kurum ve yapılar bu nedenle oluşmuştur.

Toplumun bu güvenlik çabası düş’lerinin peşinden giden ve düş’lerini yaşayan insanlar için geçerli değildir. Çünkü düşleyenlerin güvenlik kaygısı yoktur. Onlar düş’lerinin güvenli kollarında yaşarlar. Dolayısıyla düş tarafından korunan bir düşleyenin hasta olması da imkansıza yakındır. Bu en küçük bir soğuk algınlığından tutun da en büyük ölümcül hastalıklara kadar böyledir. Eğer bir kişi üşütmüşse, bunun nedeni düş’üyle bağlantısını bir süre için de olsa kaybetmesidir. İlaçlar ve dış müdahaleler kişiyi iyileştirebilir, ancak kişi, kendi düş’ünün güvenlik alanına yeniden girmelidir. Çünkü asıl yardım içten gelir. Yani kişinin düş’üyle tekrar bağlantıya geçmesinden.

Kişilerin ölümcül bir hastalığa yakalanmış olması ise düş’üyle bağlantısının koptuğuna bir işarettir. Bu durum ölümcül kazalar geçirenler için de böyledir. Ancak elbetteki bu dönülemez bir durum değildir. Pek çok insan böylesi hastalıklardan sonra bile tekrar eski sağlığına kavuşabilmektedir. Bunun tek sebebi düş’leriyle bağlantıyı yeniden kurmaları ve yaşamın değerini tekrar fark etmeleridir. Her bir hastalık ve kaza, kendi içinde değerli bir mesaj taşır ve aslında evrenden kişiye gönderilen bir yardım iletisidir. Bu mesajın anlamını fark ederek yaşamak, yani düş’e tekrar sarılmak için çaba sarfetmek gereklidir.

Peki düş’ün güvenlik alanında yer alan düşleyenlerin ortak özellikleri nelerdir? Onları koruyan şey  tam olarak nedir..? Tüm bunların cevabı bir zincirin halkalarına benzetilebilir. Ve her bir halka, insanı düş’e bağlayan zincirin anahtar faktörleridir:

  • Pozitif tutum ve iyi hislere sahip olmak: Bir dakika düşünün ve soğuk aldığınız en son zamanı hatırlayın! Hemen hasta olmadan önceki bir iki günü anımsayın. Büyük ihtimalle moral ve duygusal yönden dipte olduğunuz bir zamandı ve zayıf bir anınızdı. Kendini iyi hisseden ve yaşama pozitif bakan insanların bağışıklık sistemi çok güçlü olur. Ayrıca kendimizi iyi hissettiğimizde ise olumlu şeyleri kendimize çekeriz.
  • Değerlerini yaşamak. Kendini güçlü hissetmek: Değerlerini yaşayan insanlar kendilerini güçlü hissederler ve büyük bir öz tatmin duygusu yaşarlar. Değerleriyle uyumlu şekilde düş’lerini yaşayan insanların gelecek kaygısı olmaz. Kaygıyla hareket etmedikleri için de kararlarını daha etkin şekilde verirler.
  • Adanmak ve sadakat göstermek: Düş’lerinin peşinden giden ve onu yaşayan insanların en önemli özelliği düş’lerine sadakatle bağlanmalarıdır. En zor durumlarda bile düş’lerinin peşini bırakmayan insanlar bu süreçte güvenlik hissini daha fazla yaşarlar.
  • İyimserlik. Umut beslemek: İyimser bir tutuma sahip olan insanlar, karşılaştıkları sorunları geçici, o konuya özgü ve dışsal nedenlerle açıklarlar. Elde ettikleri başarılarını ise kalıcı (her zaman), evrensel (her yerde) ve içsel faktörler olan yetenek ve becerilerine bağlarlar. Bu da onların düş’lerine yönelik umut beslemelerini ve çabalarını sürdürmek konusunda kendilerine güven duymalarını sağlar.
  • ‘Düşçe’ konuşmak: Düşçe düşleyenlerin ortak dilidir. İçsel konuşmalar ve kendimize yönelik kullandığımız kelimeler zamanla gerçekliğimiz haline gelir. Düşleyenlerin dilinde olumsuzluk ve umutsuzluk, zihinlerinde kıtlık bilinci ve yaşamlarında düş’lerinin dışında bir şey yoktur. Umutla, tutkuyla ve cesaretle doludurlar.
  • Zihinsel, fiziksel ve duygusal enerjileri dengelemek: Sahip olduğumuz enerji yaşamsal bir öneme sahiptir. Kendilerini zihinsel, fiziksel ve duygusal enerji düzeylerinde dengeleyen ve bunları sürekli olarak güçlendiren insanlar daha etkindirler. Düşlerinin peşinden gidenler ‘odaklı’ bir şekilde hareket ederler ve böylece tüm enerjilerini dengeli kullanırlar. Bu da düş’lerinden kopmamalarını ve bu yolda enerjilerini korumalarını sağlar.
  • Ve.. ‘sevgi’ duymak: Düşleyenlerin kalbinde korku değil sevgi vardır. Düş’lerine sevgiyle bağlıdır tüm düşleyenler. Ancak bu sevgi kendilerinden, yani önce öz’den başlar ve sonra da tüm insanlara yayılır. Düş kalpten kalbe bir köprüdür insanlar için. Her bir düş başka düş’lere bir kapı açar ve sevgiyi de içinden taşır.

Tüm bu faktörler, düşleyenleri düş’lerine bağlayan zincirin önemli halkalarıdır. Ve eğer bu halkalardan herhangi biri zayırlarsa, zincir de zayıflar ve hastalıklara ve tersliklere karşı hassas hale geliriz. Bu nedenle bu faktörlerin her birini ne düzeyde yerine getirdiğimizi devamlı şekilde sorgulamalıyız. Düş’ten kaleler yapmalıyız kendimize ve düş’ümüzün güvenlik alanında olduğumuzun bilinciyle amaçlarımıza sağlam adımlarla ilerlemeliyiz. Düşlerimizin peşinde koşarken güvendeyiz, çünkü düşlemek güvenmektir. Düş güvenliğin ta kendisidir.

Tayfun Topaloğlu

 

 

Düş, Sadakati Sever !

Büyük hayalleri olan küçük bir çocuk vardır, astronot olmayı hayal edip, ilk uzay mekiğini hazırladığında planı hazırdır. Sadece uzaya çıkış için uygun zamanı beklemek gerektiğini düşünür. Ancak o uygun zaman bir türlü gelmez. Sonra, zamanla o çocuk büyür, ve saklı hazinelere ulaşmaya çalışan Indiana Jones’tan etkilenir. Keşiflerde bulunmanın hayallerini kurduğunda, “gençtir” derler onun için, “gençler, daha mantıklı olmalı”dır, onlar için. Gencin hayalleri törpülenir, düşleri budanır gittikçe.

O genç büyüdüğünde ve bir yetişkin olduğunda, başka bir düş kurar ve bu düşünü gerçekleştirmek için planlar yapar. Ancak, birileri çıkıp da ona ‘gerçekler’den bahsettiğinde, dediklerine kulak verir. Düş’e ihanet eder. Sahteleriyle değiştirir yerini. Eğer bilmiş olsaydı, birilerinin de zamanında onlara bu gerçeklerden bahsettiğini ve onlara karşı çıkıp diyebilseydi, gerçeklerin bizler tarafından yaratılmış olduğunu. Sonra bir gün, ‘düş’lerini gerçekleştirmiş birisinin haberini okur bir gazete köşesinde. Okuduğu o yazı kendi düş’ünün haberidir. Yutkunuverir, içini bir burukluk kaplar. Haberde o kişinin, kendi düş’üne sahip çıktığını, kararlılıkla düş’ünün peşinden gittiğini ve onu gerçekleştirdiğini yazmaktadır. Gözlerini boşluğa çevirir adam ve aklından şunları geçirir “şimdi onun yerinde ben olabilirdim”. Çünkü, bunu kendisi de düşlemiştir zamanında. Ancak, ona bağlı kalmamış, yaşamın gerçeklerine yenik düşmüştür. Çevresine şöyle bir bakar ve kendisine, bazı sorumlulukları olduğunu hatırlatır. Kendi kendine konuşur, “haberdeki adam şanslı biriydi belki de, ya da adamın eline büyük bir fırsat geçmiş ve bunu değerlendirmişti, kim bilebilir?” Gazeteyi buruşturur ve bir yudum su içer üstüne ve o eski sıradan yaşamına çevirir yönünü.

‘Düş’lemek sorumluluk yükler insana, düşlerinin peşinden gitme sorumluluğunu. “Boş hayaller” der bazıları, evet boş hayallerdir, ta ki, biz içini dolduruncaya kadar. Düş, hayatımızın amacıdır. Bu amaca ulaşmak için çabalamalı ve ona sadakatle bağlılık göstermelidir insan, tıpkı aşkla sevdiği birine bağlandığı gibi. Eğer ona bağlı kalmaz ve unutursak, o da elimizden kayıp gidecektir zamanla. Düşleyen, düş’ün peşinden gitmelidir, hak ettiği değeri göstermelidir ona. Düş’ü hayatının merkezine almalıdır kişi, önceliği ona vermelidir, eğer gerçekten istiyorsa. Düş’e çelikten halatlarla bağlanmak, bir düşleyen için kaçınılmaz olandır. Ona ulaşmanın tek şartı onu yaşamak, onunla yaşamaktır. Çünkü ‘düş’, sadakati sever.

Tayfun Topaloğlu

 

 

Sen de Bir Başkasının Düş’üsün

Yaşamımız boyunca amaçlarımıza o kadar odaklanırız ki, zamanla başka şeyleri göremez hale geliriz. Kendimizin ve sahip olduklarımızın ne kadar değerli şeyler olduğunu unutuveririz. Kimi zaman da amaçlarımızdan uzaklaşır ve büyük hayal kırıklıkları yaşarız. Sanki dibe vurmuşuzdur ve her şey sona ermiş gibi gelir. Böyle zamanlarda birisi çıkıp da bize kim olduğumuzu ve aslında ne kadar değerli şeylere sahip olduğumuzu hatırlattığında bir uyanış yaşarız. İşte o zaman, önce kendimize değer vermeyi ve değer verdiklerimize sahip çıkmanın ne kadar önemli olduğunu fark ederiz.

Şüphesiz ki herkesin istediği bir şeye mutlaka sahibizdir. Başkalarının kıskandığı bir yaşamımız vardır belki de. Bu, ister kişiliğimizin bir özelliği olsun, isterse bize ait başka bir şey, başkalarından bizi farklı kılar. Bazen tatlı bir dil olur, bazense cesur bir yürek, sahip olduğumuz derin bir dostluktur kimi zaman da. Bizi biz yapan özelliklerdir her birisi. Her şekilde birilerinin özendiği ve kıskanabileceği şeyler haline gelir. Sahip olduğumuz düş’ler bile bir başkasının arzuladığı şeyler olabilir. Aslında hayran olunan düş’ler değildir, bu düş’leri kurabilen kişiliğin ta kendisidir.

Bazen bir gülün peşinden koşarken ayağımızın altında ezilen kır çiçeklerinin farkına varmayız. Yine de yaşam bize her zaman bir şans daha verir ve olduğumuz yerin ne kadar değerli olduğunu görme şansını yakalayabilir, bunların da bir başkasının düş’lediği şeyler olabileceğini fark edebiliriz.

Okyanusu keşfetmek için kıyıdan uzaklara açılmak gereklidir. Ancak bazen de Proust’un deyişiyle, gerçek bir keşif için yeni yerlerin dışında yeni gözler de gereklidir. Özelliklede kendimize dair, kendimize ve sahip olduğumuz eşsiz değerlere dair.

Tayfun Topaloğlu

 

 

‘Düşçe’ Konuşmak

Yaşam, düşlerin arasındaki yaşananlardır, düşler arasında kalanlar. Düşleri yaşamdan aldığımızda kuru gerçekler kalır sadece geriye. Düşlerin yaşamında ise sözcükler önemlidir. Sözcüklerle hayat bulur tüm düşler, onlardan bahsedildikçe nefes alırlar, canlanırlar ve gerçekleşirler.

Tüm düşler konuşulmak ister. Kendisinden bahsedildiğini duymaktır tek istedikleri. Seslenildiğinde koşarak gelen bir sevgili gibidir. Sessizliğe dayanamazlar. Bir çiçeğin güneş ve suya hasretidir, dile gelmektir arzuları.

Her çocuğun ilk dilidir düşçe, daha doğuştan öğrendikleri. Düşçe konuşmayı sever çocuklar, kurdukları düşlerden bahsederler. Sınırları yoktur başlarda. Sonra zaman geçtikçe gerçekçi yetişkinler girer devreye, gerçeklerden bahseden. Gerçeğin kirli elleriyle sarıldıklarında ise artık çok geçtir. Farklı bir dil kullanmak zorundadırlar artık, gerçeğin dilini. Gerçeklerle büyürler, düşçeyi unuturlar, unutmak zorunda kalırlar. Artık sadece gerçek şeylerden konuşurlar; görebildikleri, duyabildikleri ve dokunabildikleri şeylerden.

Gün gelir de farklı birileriyle karşılaşır gerçeğin insanları. Bu kişilerin konuştukları anlaşılmaz gelir onlara, sözcüklerin yabancı geldiği cümleler kuruludur. Gelecekten bahsedilir, olasılıklardan, olabilirliklerden. Gözleri parıldar bahsettiklerinde düşlerinden. Düşçedir konuştukları. Düşlerinin diliyle şarkı söylerler, yazarlar, okurlar ve yaşarlar.

Düşçe, düşleyenlerin ortak dilidir. Sözlüklerinde olumsuzluk, imkansızlık yoktur düşçenin. Umutla tutkuyla doludur içleri. Eyleme geçmektir, gerçekleşmektir, olmaktır, inanmaktır sözcükleri. Onları anlamak için bu sözcükleri bilmek ve onlarla anlaşabilmek için bu dili kullanmak gereklidir.

Eğer gün gelir de, düş yolculuğuna çıkmak isterse gerçeğin insanları, düşçe sözlüklerden birini almalıdır yanına. Bu sözcükleri kalbinde seslendirmesi ve dilinde yaşaması için. Çünkü düşçe, düşleri hatırlamak ve yaşamak içindir.

Tayfun  Topaloğlu